..”artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” teranesi, insanoğlu, ya da kızının tarih sahnesine çıktığı günden bu yana, ilk defa, anlam kazanmıştır. Bölüşmenin, paylaşmanın, alın-terinin ve hepsinden önemlisi sınıfsal mücadelenin ‘kapitalizm’e yenilmesi; ki bilinen ve yazılı tarih boyunca hep var olan bu zihniyetin, artık ‘ezilen’ sınıflarca da kabul görmesi.. ve enteresandır ‘onaylanması’.. ‘ değişimin en başında olduğumuzun habercisi olsa gerek..

‘Sosyal Darwinizm’ !. çoğunluk tarafından karıştırılsa da, ‘Evrim Teorisi’ (doğal seçilim) ya da Darwin’le ilgili değildir; bu olsa olsa ‘yapay seçilim’ (insan müdahalesi) ile açıklanabilir (öjeni).. bu bakımdan ‘sosyal Darwinizm’ ile ‘evrim teorisi’nin çürütülmeye çalışılması; yani -güçlü olanın hayatta kalması- ilkesi, doğanın kendi dinamiği içinde sorgulanamaz bir yapı iken, bu işleyişi sosyal bakımdan ‘insan ve medeniyeti’ne uyarlamak; yani -güçlü olanın hayatta kalması- ilkesini meşrulaştırmak..

..işte kapitalizm ve gövdesi liberalizmin günümüzde yapmaya çalıştığı tam da budur!. yalnız bu durum; ne ‘teori’, ne de, Darwin’le ilişkilendirilebilir!. Geçmişten bugüne bakacak olursak dönemin ‘kilise’ görüşü, hem teoriyi hem de Darwin’i itibarsızlaştırmak, hem de ‘yaratılış efsanesi’ni korumak için pek çok yol ve yöntem denemiş olsa da, ‘gerçek’lerin üzerini örtmek, ya da yok saymak mümkün olmamıştır..

..pek çok kişi kapitalizm ve liberalizmin farklı yol ve yöntemleri olduğunu düşünür; ki özünde aynı olsalar da, siyasal ve ekonomik açıdan farklı isim ve tanımlamalarla ayrılırlar.. ancak ‘öz’ aynıdır!. ayrılığı şu şekilde tarif edebiliriz, ‘küresel sağlık sistemi’ üzerinden bir örnekle..

Kapitalizm insanı önce sömürür, hasta eder, sonunda öldürür!. oysa liberalizm, son kısımda öldürmeyi değil, yaşatmayı seçer; ancak kalıcı tedaviyi değil, sürdürülebilir tedaviyi uygular.. dolayısı ile liberalizmde ‘sömürü’ devamlıdır.. ez-cümle; liberalizm kapitalizmin sistematize edilmiş halidir.. tam bir ‘sosyal Darwinizm’!. (öjeni)

Yazının tarihi itibariyle -24-07-2020- covid-19 denen salgın ve WHO’nun (dünya sağlık örgütü) devletler hiyerarşi üzerinden, yine ‘bilim kurulları’ aracılığı ile devreye girmesi.. önce yaşlı nüfusun hedef alınması, yine günümüz tarihi itibariyle ‘aşı’ uygulamasının yaklaşması ve önce gençler ve ardından çocukların da ‘risk grubu’na dahil edilmesi.. girişte dediğimiz gibi; ”artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tanımlamasını doğrular nitelikte..

..”artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” derken; engizisyon döneminde ‘kilise’nin sözü üzerine söz söylenemediği gibi.. bugünden yarına da -en azından uzunca bir süre- ‘bilim kurulları’nın sözü üzerine söz söylenemeyeceğini baz alabilirsiniz..

Sıradan halk yığınlarının anlı-şanlı.. kelli-felli ‘bilim(!) insanlarına karşı çıkması.. bırakınız karşı çıkmayı;

..”ya çok özür dilerim, siz bu aşıyı yapıyorsunuz ama, içinde neler olduğunu (muhteva) öğrenmemiz mümkün mü acaba?” diye sorması ile.. yukarıda bahsettiğimiz engizisyon döneminde, sıradan birinin bir din adamına, ”ya rahip efendi iyi hoş diyorsun da, cadı ‘ayağına’ kadın nüfusunu -hem de çoğu şifacı (bugünkü tıbbın, o günkü hali) yok ettiniz, adalet mi bu?” diye, sorması gibi bir şey..

..yakarlar adamı.. kadını da diyelim, ayrımcılık olmasın..

Elbette ‘gerici’ fikirlerin ‘bilim ve ilerleme’ karşıtlığı ile (tanrının işine karışılmaz safsatası üzerinden) bizim ‘bilim’ adı altında ‘sosyal Darwinizm’ -öjeni-.. ya da daha açıklayıcı olması bakımından trans-hümanizm; ki onu da olumlu-olumsuz pek çok açıdan değerlendirerek.. yani toptan bir karşı çıkış olarak değil, ‘evrim’in işleyişine yapılan müdahalelere -yapay seçilim- karşı durarak.. peki neden?.

..çünkü günümüz ‘insan’ı henüz ‘bebek çağı’nda.. süreci anlatmak bakımından henüz ‘çocuk’ bile sayılamayacak.. ya da henüz ‘primat’lardan ayrışmış bile değil iken.. hemen geçmişe bir yolculuk yapalım ve Darwin’in dedesi Erasmus Darwin’in bir sözüne kulak verelim;
“Bütün sıcak kanlı hayvanların bir küçük iplikçikten ortaya çıktığını hayal etmek çok mu iddialı olur?” ( Zoonomia-1794)

İki yüz elli yıla yakın bir sürede, ‘iplik’ yerine ‘sarmal’ tanımlamasına henüz geldik!.

Şu yanlış her devirde yapılır; inançlı olan insanlar, kainatın.. tüm evrenin mükemmel bir denge ve hesap üzerine kurulduğunu düşünür ve inançlı olmayan diğerlerinin, evreni ve yaşamı çok basite indirgediğini düşünür.. oysa bu tamamen yanlıştır!. en azından ben, hiçbir ‘teist’ düşünceden olmamama rağmen -olma ihtimalimin olmaması da dahil- kainatı.. tüm evreni ve üzerinde bulunan yaşam şekilleri ve dengeyi en az onlar kadar mükemmel ve olağan-üstü buluyorum.. yine onların deyimiyle ‘aciz’ olmak gibi.. ben de kendimi ve ait olduğum bu medeniyeti haddinden fazla yetersiz ve sığ buluyorum..

..peki aradaki fark ne?. onlar kendilerini ‘aciz’ ve ‘kul’ olarak tanımlarken; diğer yandan ‘özel’ olduklarını düşünüyorlar!. işte fark burada ortaya çıkıyor.. ‘malzeme’ (dna-kodlama) aynı olunca ‘özel’lik.. ya da ‘üstün’lük nereden geliyor!. hep merak etmişimdir..

..güzel ve çekici ‘dişi’lerin hiç tuvalete çıkmadığını düşünen erkek milleti gibi.. burası şaka tabi, öyle bir şey yok!. sakın inanmayın.. epeyi önceleri ‘vegan’ bir ‘dişi’ arkadaşım vardı, o malum yeri kullandığında, en az iki gün başka mekanlarda gideriyordum ihtiyacımı.. o kokuyu tarif edemem..

..düşünsenize, gezegendeki her canlı, bir-birini yiyerek besleniyor ve çoğalıyor!. hani bazı kişilikleri aşağılamak ve kategorize etmek için ‘düşük profil’ tanımlaması kullanılır; onun gibi bir şey aslında.. henüz profilimiz; yani özellik anlamında üzerimize yüklediğimiz her şey, bilim alanında, sosyal varlıklar anlamında, diğerlerinden çok yukarıda değil; kaldı ki, daha kaba bir tabirle, ‘malzeme aynı‘!.

Peki bu ‘insan’daki üsten-bakmacı tavır ne?. ya ‘tanrıcılık’ oynama iç-güdüsü, neden bu denli önde.. ya da ‘vegan’ olma fikri ile; sözde, gezegenin temelinde var olan ‘beslenme’ şekline karşı durarak, kendini daha da öne sürmek -önde görmek- ve ayrışmak telaşının altında yatan güdü, ne?.

..işte ‘tanrı’ fikri ve ‘insan’ın ”ben özelim her halde” -öteki taraf- (yok olma korkusu ve buna anlam verememe) ve her şey ‘insan için’ temelli içselleştirmeler ve üzerine inşa edilen inanış biçimleri..

..ya da ”buraları bize tanrı verdi” saf-satası..

..ya da, bize niye bir yer göstermedi!. demek hakkımız değil mi!.

..mezbahaları başka türlü kuramazlardı.. her şey insan için!. gezegendeki ‘vahşet’ başka türlü normalleşemezdi.. oysa herkes bir-birini yiyor; ama daha akıllı olduğu savındaki insan, bu terörü ‘organize’ bir biçimde uyguluyor!.

..tekrar günümüz sistemi ve eleştirisine dönecek olursak..

Fukuyama’nın bir ‘liberalizm’ güzellemesi olan ”tarihin sonu” tezi çökmüştür!. çünkü batı çökmüştür; ancak burada düşülen yanılgı yükselen yıldız Asya ekonomisinin farklı olmayacağının görülmemesidir!. zira ‘insan’ nesli hangi coğrafyada etkin olursa olsun ‘davranış biçim ve şekilleri’.. yani tepkileri değişmemektedir!. belki bu noktada ‘sosyal Darwinizm’in etkileri ileride daha da belirgin bir hal alacak ‘milliyetçilik’ ve ‘din’ unsurları (küreselcilik karşıtları) liberalizmin önüne set olamayacaktır. Bu bakımdan Fukuyama’nın ”tarihin sonu” tezi farklı açılardan ‘güzelleme’ algısına kapılmadan değerlendirilebilir..

Çin fikrinin abd fikrinden daha iyi ve daha insancıl olacağını düşünenler; yani batının çöküşü ve doğunun yeniden doğuşunu müjde olarak görenler, zaman içerisinde düştükleri yanılgıyı göremeseler de; devam eden nesilleri, yaşayacak ve görecektir.

..tıpkı bugünlerde kadın -dişi- hakları üzerinden değişime zorlanan sistemin; ki daha önce erkek egemen sistemin iflasının kaçınılmaz olduğunu yazmış biri olarak söylüyorum.. ”İstanbul Sözleşmesi” adı altında yüzeysel anlamda kabul gören ve genel çoğunluğu ‘doğru’ ve ‘mantık’ çerçevesine oturan anlaşmanın satır aralarında yer alan ‘tehlike’nin farkında olmayan ‘büyük kalabalıklar’ olduğu aşikar.. bu konuda ‘Perinçek’ ile aynı düzlemde olmak bana ‘acı’ verse de.. maalesef durum budur.. tehlikenin arka planını, boyutlarını ve geleceğe dair neleri ‘inşa’ etmeye çalıştığını sonraki bir yazıda madde madde yazacağım için bu konudan çıkıyorum.. ancak şunu söylemeliyim ki; sözleşme her ne kadar dinciler ve diğer muhafazakar gruplar tarafından istenmese de; benim bizim argümanımız, karşı duruşumuz ‘doğa’ ile olan aykırılığı üzerinedir!. devam edeceğim..

..zaten dinci yapı ve yeni nesil muhafazakarlığın karşısında yer alan ‘küreselcilik’ akımı dışında bir ‘karşı çıkış’.. ‘karşı fikir’ oluşmazsa.. yani bir ‘üçüncü yol’ bulunmazsa, bilinen medeniyetin sonu gerçekten kaçınılmaz olacaktır.. zaten yukarıda bu sebepten bir ‘ihtimal’ tanıdım Fukuyama’nın tezine..

Bir yanda dinci yapıların bitmek-tükenmek bilmeyen ‘sabit fikir’liliği.. diğer yanda ‘küreselci yapıların’ (ki içlerinde kripto dindarlar mevcuttur) kazanılmış değerleri tümden yok sayıp, koca bir insanlığı ‘kurallar manzumesi’ ile yönetmeye çalışması ve fikri dayatması.. işte bu iki ‘dengesiz’ akımdan kaçacak ve sığınacak yeri olmayan ‘insanların’ bir ‘üçüncü fikir’ e.. daha insani ve daha ‘adaletli’ bir fikre alternatife ihtiyacı vardır..

Modern insan.. ya da kendisini bu şekilde tanımlayan bireylerin dinci yapıların baskı ve şiddetinden kaçmak için ‘küreselciler’in kucağına düştüğü bir dünya.. işte tehlike buradadır!. ‘cinsiyetsiz insana doğru’ bir gidişat, ‘modernite ile açıklanmakta.. kendiliğinden olan (doğal seçilim-evrim) değil.. müdahale ile yaratılan durum ve durumlar (yapay seçilim) normalleştirilerek; yine, modern insan üzerinden medeniyete dayatılmaktadır!.

..sözleşme ve benzeri yaklaşımların tek çıkış noktası; erkek çocuklarının oyuncak araba ile oynarken, kız çocuklarının oyuncak bebek ile oynaması!. işte problem burada (onlara göre..) geçenlerde okuduğum ve sözleşmeyi ‘kutsal metin’ statüsüne sokan bir makalede aynen şu şekilde açıklanıyor mevzu..

Hayat Bilgisi kitaplarındaki görsellerle büyüdük. İşte bu görselde küçük bir çocuğun zihnine inşa edilen toplumsal cinsiyet rolü şudur; Kadınlar annelik görevlerini yerine getirir, ev işleri ile ilgilenir ve çocuk bakarlar, erkekler ise işe gider ve kendilerini geliştirici ve yatıştırıcı aktiviteler ile ilgilenirler. İşte bu durum tam olarak cinsiyete dayalı roller inşa etmektir.

..şimdi soruyorum, ‘cinsiyete dayalı rol ne demek?. ha bu sorunun cevabını köhneleşmiş gelenekler ve kültürel yozlaşmalardan arta kalan ‘model’lerle açıklayacaksanız başka.. orada hem fikiriz.. ancak bir ‘dişi’nin annelik görevini yerine getirmesi, ‘doğa’nın dişiye biçtiği bir rol değil midir!. ne ile neyin talep edildiği ‘mantık’ çerçevesi içinde paralellik arz etmediği zaman; ki ‘küreselciler’ bunu çoğu zaman yarattıkları ‘paradoks’larla çok iyi sağlıyorlar.. diyelim ki, sen de benim gibi ‘tanrı’ fikrine karşı oldun.. eyvallah.. iyi de ‘kardeşim’; ‘doğa’nın işleyişine müdahale etmek de neyin nesi!. (makalenin yazarı da bir kadın..)

..işte bu da tıpkı dinci yapıların ‘her şey insanlar için.. üstün olan insandır, fikrinin bir başka tezahürüdür.. kendini doğaya ait görmemek!. ‘ben özel’im demek gibi.. değilsin işte!. değiliz!.

..sıçtığın sürece ‘özel’ değilsin!.

..işte o günden sonra hiçbir ‘vegan’la birlikte olmadım… ama onlara hep saygı duydum, o ayrı…

cem yağcıoğlu 26-07-2020 ..uyanık olmalı..

edebiyatgazetesi / kritik eşik