..önce tarihi girelim -Ağustos 2020- , konu ‘İstanbul Sözleşmesi’.. konu ile ilgili yazmam gerektiği ile ilgili oldukça fazla e posta ve mesaj aldım-alıyorum. ‘İstanbul Sözleşmesi’ yukarıda günümüz tarihini verdiğim zamanlamadan çok öncesinden başlayan bir sürecin devamı aslında.. ya da Avrupa’nın doğu kıyısında şekillenen yeni bir başlangıç, kaçınılmaz sonumuz olan ‘küreselleşme’ ve beraberinde daha da güçlenecek olan ‘neo liberalizm’in paydalarından biri.. ha bu arada genel çoğunluk bilse de, bilmeyen yeni okurlar için hemen söyleyeyim, bu satırların yazarı her hangi bir ‘tanrı’ inancına sahip değildir.. ara ara ‘ateist’ olarak kendisini ifade etse de; için de ‘teizm’ geçtiği için ‘ateizm’i dahi ‘sığ’ bulan biridir.. bu açıklama yazının ilerleyen bölümleri için gerekli; zira bazı durumlarda kendilerini ‘muhafazakar’ olarak tanımlayan insanların fikirleriyle paralellik arz eden açıklamalar ve ‘bakış açıları’ olacaktır..

..doğru; bazen en karşınızda duruyor olabilir!. Onlar konuyu ‘tanrı’larına bağlarken..

..biz ‘doğa’ya.. ‘evrim’e bağlarız..

..okuyucularım bilir, ‘cinsiyetsiz insana doğru’ isimli seri yazılarımda ve diğer pek çok yazımda, yaklaşık on yıldır ‘İstanbul Sözleşmesi’nin temelleri ve ilerleyen zamanlarda yol açacağı ‘büyük yıkım’dan bahsetmekteyim.. (aynı isimli bir kitap çalışmam da mevcuttur, ancak doğru zaman ve yeni güncellemeler için henüz yayımlanmamıştır)

İstanbul Sözleşmesi’ni anlamak ve yorumlamak için öncelikle ‘küreselleşme’, ‘neo liberalizm ve politikaları’, ‘sosyal devlet tarifi ve o tarifin altının nasıl boşaltıldığı’, ‘erkek egemen dünya görüşünün son evresinde olduğumuz gerçeği ve karşılığının ne olacağı’, ‘değişen üretim ve emek ilişkileri ve dijitalleşen dünyanın ön-görülemez ihtiyaç listeleri’, ‘uluslararası göç hareketleri ve toplumların melezleştirilmesi ve ardında yatan sebepler-beklentiler’, ‘ulus devletlerin etnik ayrımcılık ile parçalanması ve son olarak tüm devlet ve mekanizmalarının her alanda; ki bu ‘sağlık’, ‘eğitim’ ve aklınıza gelebilecek her alanda yetersiz ve çaresiz bırakılması’, ‘..ki yine günümüz tarihi ile sabit başlangıçtır -2020- Covid 19 salgını ve toplumların tek merkezden zaptu-rap altına alınma girişimleri.. küresel ‘kadın’ hareketlerini saymıyorum.. (kadın hakları ya da insan hakları demiyorum!. buraya dikkat.. ‘kadın hareketleri’!.

..yukarıda saydığım başlıklar birer kitap konusudur ve elbette ‘büyük çoğunluk’un bu konuların hepsine hakim olmasını beklemek hayalcilik olur.. yorucu olur.. ancak hemen arada bir fikir belirtmek gerekirse, tartışılan konu her ne olursa olsun; ‘analitik düşünme-düşünce’ çıkar yol açısından en gerekli enstrümandır.. uygulanmakta mıdır?. elbette hayır!. kişiler herhangi bir konuda fikir ileri sürecekleri zaman, genel-geçer kural olarak ‘karşı görüş’ diye nitelediklerinin tam zıttı fikri ‘doğru’ olarak kabul etmekte ve saflarını ona göre belirlemektedir.

..yani ‘düşünme’, ‘sorgulama’ ve daha pek çok zihinsel aktivite saf dışı bırakılmakta, tek ‘ölçüt’ ‘karşı görüş’ ne ise, tersinin savunusu üzerine kurulmakta, tüm toplumsal çatışma ve ilerleme.. ya da gerileme de diyebiliriz. Aslında diğer pek çok konuda olduğu gibi, ‘İstanbul Sözleşmesi’nde meydana gelen ayrışma ve kamplaşma da, yine bu tarife girmektedir.. Muhafazakar kitleler ‘tanrı’ kriterinden hareketle karşı çıkarken, sözleşmeye taraf olan ‘büyük çoğunluk’un içinde yer alan ‘çoğunluk’ da, sırf ‘muhafazkar’ görüşte olanlar karşı çıktığı için kabul etme yönünde hareket etmektedir.. yanlış olan budur; ve bu durum sadece ülkemiz gerçeğiyle değil tüm dünya ölçeğinde aynıdır.. (Polonya ve Hırvatistan örnekleri)

..kendilerini ‘semavi’ dinler diye tanıtan; ancak yine bir-birlerini ‘semavi’ olmamakla suçlayan üç din ve temsilcileri ve taraftarları her ne kadar çatışma halinde gözükseler de, ‘tanrı’ figürü ve diğer bazı konularda tamamen dayanışma içindedir. En son ‘İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çeken Polonya güzel bir örnektir ve çekilmelerinin asıl nedeni, ‘tanrı’nın en değerli varlığı ‘insan’ (onlara göre) ve yaratılış fikriyatı ve gidişatının ‘inanç’ temelleriyle uyuşmamasıdır. Buraya kadar karşı çıkan, ya da taraf olanlarda ‘analitik düşünce’ye rastlamak imkansız!. mümkün de görünmüyor..

Dünya geneline baktığınızda karşı çıkanların büyük çoğunluğu ‘muhafazakar’dır ve aslında kendi açılarından haklılık payları vardır.. en azından ‘inanç’ları gereği haklıdırlar.. hem muhafazakar olup, hem de karşı çıkan ‘muhafazakar bir kitle az da olsa mevcuttur; ancak biz onları, daha ziyade ‘yeni nesil muhafazakar’lar olarak adlandırıyoruz.. işte bu yeni nesil muhafazakarların da ipleri (fikri anlamda) küreselcilerin elindedir..

..elbette bu demek değil ki, sözleşmeye taraf olanlar ‘tanrı’ fikrinden çok uzak.. değil tabi!. çoğunun odasında bir ‘İsa’ heykeli vardır.. pek çoğu ara ara da olsa ‘kipa’ takar.. cuma namazlarına gider.. vesaire, vesaire.. ama bu kesim diğerleri gibi kendi ‘inanç’ ve ‘hayat görüşü’nü dayatmaz, toplumsal yaşamda ‘inanç’ faktörünü ilişkiler ve diğer alanlarda ön-plana çıkarmaz..

Yani bazılarının sandığının aksine bu sözleşme ve benzerlerine taraf olanlar ‘ateist’, ‘deist’ ya da benzeri karşıt gruplar değil; yukarıda bahsettiğimiz üzere, ‘’yeni nesil muhafazakar’ kitledir. Yani modernleşme çabaları, ya da gelenekçi iz-düşüm çatışmaları yine ‘inanç’lılar etrafında döner.. mesela doğu ülkelerinden bakış ile çok modern görünen ve din ile hiç ilgisi yokmuş sanılan pek çok batılı kadın ve erkek.. tanınmış-tanınmamış hiç fark etmez, aksine ciddi anlamda ‘gerici’ olabilir. (bilinen anlamda) Doğudan bakan ve kendisini ilerici ve çağdaş olarak tanımlayan bireyler genel anlamda şekli yanılgıya düşerler bu konuda.. Hristiyanlığın, Musevilik ve Müslümanlık ile ortak olan temelleri (bir-birlerini reddetseler de -ortak kabul gören peygamberler, cennet-cehennem, Adem-Havva, tanrı-şeytan vesaireler; ki bu figürlerin bilinen yaklaşık yirmi bin yıllık geçmişi de mevcuttur, tıpkı göğe yükselme miti ortaklığı gibi..) baştan alalım, Hristiyanlığın, Musevilik ve Müslümanlık ile ortak olan temelleri dışında yerleşik coğrafya ve kültür farklılığı, kadına bakış açısı (engizisyon dönem sonrası) gibi konular bakımından farklılıklar göstermesi ve en önemlisi ‘çağdaş kılık-kıyafet’ kabulü olarak ‘batı’nın (Hristiyan toplulukların ağırlıkta olduğu) rol model alınması gibi.. aslında bu üç ‘din’in temel argümanları ve ‘kadın’a bakış açıları aynı olsa da, yine yukarıda açmaya çalıştığımız gibi; Hristiyanlığın diğer iki dinden farklı bir coğrafyada yayılması ‘görsel’ anlamda (kılık-kıyafet) ‘bakış açısı’ yanılgılarını da beraberinde getirmiştir.. Yani ‘doğu’dan bakıldığında tüm batılı insanlar ‘modern’ bireyler olarak algılanır; ancak işin aslı öyle değildir.. yine en güncel örnek Polonya ve Hırvatistan’ın İstanbul Sözleşmesi’ ile ilgili tutumları ortadadır.. yani ‘çatışma’ onlarda da hayli ciddi ve derindir.. çünkü ‘inanç’ kökleri birdir!.

Bu ve benzeri konularda sorun olan asıl mesele, daha doğrusu tartışma ‘kadın’ ve ‘hak’ konusundan ziyade ‘aile’ ve aile içindeki bireylerin ‘kimlik’ bunalımı ve bu bunalımın ‘cinsiyet’ ayrımcılığından kaynaklandığı ve sorunun ‘cinsiyetler arası eşitlik ilkesi’ üzerinden çözülmek istenmesidir.. mesela Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro sözleşme ile aynen şu cümleleri kuruyor;

“İstanbul Sözleşmesi kabullenemeyeceğimiz sakıncalı ideolojik dayatmalar içeriyor. Mesela bunlardan biri ‘toplumsal cinsiyet’ düşüncesi. Buna göre cinsiyet doğuştan değil herkesin sosyo-kültürel kararına göre belirleniyor. Bu ideolojik varsayıma dayanan sözleşmeye göre sözleşmeyi imzalayan devletler, genç nesillere bu ‘değer ve düşünceleri’ öğretmek için eğitim sistemini değiştirmek zorunda. Doğduğumuz cinsiyetin önemsiz olduğunu, önemli olanın sosyo-kültürel tercihlerimize göre belirlediğimiz cinsiyet olduğunu söylüyor. Bunu yanlış buluyoruz ve reddediyoruz. Olan biten tek şey bu.”

Bu düşünce muhafazakar bir Hristiyan düşüncesidir, kaldı ki muhafazakar bir Müslüman da bu görüşten farklı düşünmemektedir; ki bu konuşma ‘Yeni Akit’ denen baştan sona ‘gerici’ bir gazete tarafından haber yapılmıştır, ülkemizde..

..ancak sözleşmeye taraf olanların, ‘cinsiyetin doğuştan değil, sosyo-kültürel tercihlere göre belirlenmesi’ fikrine nasıl tepki verdiklerini hep merak etmişimdir.. bu sebepten yukarıda ‘ateist’ ve hatta daha da ötesi olduğum fikrini belirttim; çünkü dinci yapılanmaların sözleşmeye karşı çıkıyor olmaları, sözleşmenin.. en azından benim için ‘doğru’ olduğu anlamına gelmediğini belirtmek!. hiç de aşağılayıcı bir durum olmasa gerek!. bir konu hakkında fikir ileri sürmek için, konuya hakim olmak, detaylara inebilmek çok önemlidir.. cinsiyet eşitliğine, kadın haklarına taraf olmak, taciz, istismar, tecavüz vakıalarına karşı çıkmak elbette çağın gereği ve olması gerekendir; ancak araya sıkıştırılan pek çok ‘madde’ ve içeriğin sosyo-kültürel anlamda nasıl travma yaratacağı.. ya da masumane isteklerin arasına, doğuştan gelen ‘cinsel kimlik’in tartışmaya açılması, bunlar çok enteresan ve oldukça ‘maksatlı’dır!.

..bu ve benzeri metinleri kabul etmek, her ne kadar kişilere daha ‘çağdaş’, daha ‘modern’ etiket kazandırıyor gibi görünse de, hele ki ‘sosyal medya’da.. dinci yapılanmalarla, küreselci yapılanmaların bu çatışması.. yine kendilerini fazlaca dinsel tanımlamalarla ifade etmeyen bireylerin sorgusuz-sualsiz ‘küreselcilerin’ kucağına oturması sonucunu doğurmakta..

LGBTİ tartışmaları da yine bu düzlem üzerinde sürdürülmekte, yine dinci yapılanmalar -ki hemen hepsinin geçmişi bu anlamda çok karanlıktır- karşı çıkarken, diğerleri kendilerini bir anlamda farkında olmadan diğer tarafta, diğer tarafı savunurken bulmaktadır!. oysa savunmak başka, tercihlere saygılı olmak başka anlamlara gelmektedir..

..oysa zorunlu tercih sahiplerinin -tercihleri ne olursa olsun- yaşamsal anlamda her türlü hak ve özgürlüğe sahip olmasını savunmak ile.. benzeri organizasyonların çok başka ‘niyet’ ve amaçlarına.. ki ileri zamanlarda ‘pedofili’yi dahi bir tercih sınıfına sokma gayretlerinin olmayacağını söylemek fazlaca iyi niyetli olur.. ki belli zamanlarda bu aşağılık düşüncenin deneysel anlamda filmleri de yapılmıştır.. 1962 yapımı Kubrick’in ‘lolita’ filmi en güzel ve net örnektir..

Film Nabokov’un romanından bir Stanley Kubrick uyarlaması Prof Humbert, orta yaşın üzerinde bir yazardır. Bir süre için Charlotte Haze’in evinde kiracı olur. Bu süreçte onun kızı Lolita’ya vurulur. Lolita henüz 15 yaşındadır. Profesörün, kendisi ile ilgili sıra dışı fantezileri vardır. Bunları günlüğüne özgürce kayıt eder. Lolita’ya yakın olabilmek için annesi ile evlenir. Charlotte bir gün onun günlüğünü bulur ve okudukları karşısında dehşete düşerek kendini sokağa atar. O sırada da bir kaza sonucu ölür. Humbert, bu gerçeği Lolita’dan saklar ve onu yanına alarak bir yolculuğa çıkar.

Bu anlatım yine de filmin görünür yüzüdür; romanda kız çocuğu 12 yaşındadır.. ve kız çocuğunu canlandıran Sue Lyon ise rolü 14 yaşında iken canlandırmış ve 1963’te Umut Vadeden Kadın Oyuncu dalında Altın Küre almıştır..

Kubrick’in Gözleri Tamamen Kapalı (Eyes Wide Shut), filmi ise farklı anlam ve boyutları ile yine oldukça ses getirmiştir.. bu ve benzeri yaklaşımların, daha derinlerde neleri ‘dürttüğü’ ve nelerin uyandırılmaya çalışıldığını bilen biri olarak.. bu ve benzeri konulara dikkat çekiyorsam; ki bu konuda son dönem ortaya çıkan ve üzeri apar-topar örtülen ‘Jeffrey Epstein olayı’ ilgili ”LOLİTA EXPRESS” isimli yazımın okunması daha faydalı olacaktır..

..demem o ki; insanoğlu.. ya da kızının ‘masumane’ istek ve arzularının, bazen çok başka amaçlar için araç olarak kullanıldığı gerçeğini görmek.. ve farkında olmak için, her hangi bir ‘görüş’ ya da ‘fikre’ bağlı olmanız gerekmiyor.. sizi, sizden sandıklarınızla vuruyorlar, çoğu zaman haberiniz olmuyor.. ya da ‘karşı taraf’ta olmamak, onlarla anılmamak adına kendi fikirlerinize değil, yine onların size enjekte ettiği fikirlere katılmak zorunda kalıyorsunuz; ki bu da ‘özgür dünya’ sandığınız şeyin.. ya da fikrin, tam da karşı çıktığınız fikirle diğer açılardan örtüşmesi olabilir..

..beslenme alışkanlıklarının -gdo-gmo- doğal hücre yapısına ne denli etki ettiği -mutasyon- .. yine hormanal müdahalelerin kadın ve erkek üreme alışkanlıkları üzerine etkileri.. (erkek sperm sayılarındaki anormal düşüş) endüstriyel gıda alışkanlıklarının dayatılması ve doğal beslenmenin ‘hijyen kuralları’ bahane edilerek hayatımızdan tümden çıkarılma çalışmaları.. yine yazının yazıldığı tarih itibariyle sabit, covid 19 salgını ile sosyal ilişkilerin ‘sabote’ edilme ve artık böyle yaşama alışılması gerektiği üzerene ‘korku ve endişe’nin salgından daha hızlı ve yıkıcı etki ile yayılma durumları.. ruhban sınıfı edası ve ‘bilim kurulları’ aracılığı ile her türlü ‘yasakçı’ zihniyeti, yine bu kurulların ardına gizlenerek toplumları ayrıştırması ve bireylerin bir birlerini potansiyel tehlike (hasta) olarak görmesi ve bir birlerinden uzaklaşması üzerine kurgulanan sosyal sabotaj çalışmaları.. küreselleşme adı altında ‘tek tip insan’ modeli ve ‘tek tip kültür’ dayatması.. sağlık endişesini kullanarak tüm medya araçları ile, çocuk, genç, yaşlı nufüs için periyodik anlamda kısıtlamaların gün aşırı gündeme getirilmesi ve karşı çıkanların nerede ise ‘insanlık suçu’ işliyor muamelesine tabi tutulması..

..aile kavramının ‘faşist bir yapı’ olarak zihinlere kazınması suretiyle yeni nesillerin ‘aile’ kavramından soğutulması ve aile kavramının sadece ‘dinci’ (dindar demiyoruz) yapıların savunduğu bir kavrammış aldatmacası üzerinden gözden düşürülme çabaları.. vesaire, vesaire.. sonrasında gelecek olan kadın ve erkek rollerinin ve kadın-erkek cinselliğinin (heteroseksüellik) tartışmaya açılması ve ardından; ki öncelik sırası geldiğinden ‘baba’ figürü sorgulanmaya başlamıştır.. sıra anne-çocuk ilişkisine de gelecektir.. yine covid 19 salgını bahanesi ile ‘geleceğin toplumu ve yaşam biçimi’ dayatmasının sonuçları itibariyle, ‘cinsel hastalık ve salgın ilişkileri.. ve normal üreme şekillerinin sorgulanması vesaireler.. alakalı durumları ve ön-görüleri diğer yazılarımda belirttiğim için uzatmıyorum.. düzenli okuyucularım konuya daha hakimdir..

..’büyük resim’.. daha doğrusu açıkça ortada olan her durum insanlara genellikle ‘komplo teorisi’ni çağrıştırır..

İstanbul Sözleşmesi’nin bir bütün olarak kabulü ile, yine bir bütün olarak reddi, bir birinden çok farlı değerlendirilemez.. kendisini ‘modern ve çağdaş’ insan olarak tanımlayan bireylerin önlerine konan her metni, sırf dini hassasiyetleri ağır basan insanlar reddediyor diye kabul etmesi, ne denli ‘saçma’ ise.. tersi de aynı saçmalığın bir başka yansımasıdır..

..ama buradaki asıl sorun muhafazakar ve küreselcilerin ayrışması ve bir birlerine karşıt tavır almaları değil.. asıl sorun, bilinen tarihten çok daha öncelerinden beri bu ‘çatışma’ ile.. aynı plana hizmet ediyor olmalarıdır.. bu ayrıntıları ve detayları yüzeysel ‘internet’ bilgilerinden ve ana akım medyanın yönlendirilmiş haberlerinden almak.. işlemek ve sonuca varmak hiç kolay değil..

Özellikle ‘kadın hareketleri’ ile ‘kadın hakları’ konusunu bir birine karıştırmamak, doğru tespit ve yaklaşım için önemlidir.. zaten çağın gereği yok olmaya mahkum olan ‘erkek egemen toplum anlayışı’ ile aynı anlayışın bir diğer modeli olan ve ‘dişi’ler üzerinden baskıcı bir yapı oluşturulma çabaları..  kadın hakları ve sorunlarının ilişkili olmadığını görmek, elbette biraz çaba ve ‘adalet’ duygusu gerektirmekte..

..erkek egemen toplumun baskıcı ve ahlaksız düzenine karşı gelmek başka.. düzeni tersinden ‘dişi’ler lehine değiştirmeye çalışmak başkadır!. Bugün pek çok ‘erkek’ bırakınız bir kız çocuğunun başını okşamak, her hangi bir erkek çocuğuna bile dokunamaz duruma gelmiştir.. neredeyse tüm bir erkek nüfusu ‘tacizci’.. ‘istismarcı’..

..bırakınız tüm bunları, neredeyse tüm ‘baba’lar ‘sapık’ konumuna indirgenmiştir.. (bu çok planlı ve gelecekle ilgili detaylı bir algı çalışmasıdır)

Bir erkek olarak, ‘erkek egemen toplumu’ savunacak değilim; ancak ‘kadın egemen toplum arayışları’nı da savunacak kadar avanak değilim.. öznenin ‘insan’ olmadığı, hakların ‘eşitlik ilkesine’ aykırı olarak cinsiyetçi bir yaklaşımla ele alındığı.. ancak ‘alınmadığı’ yanılgısı yaratılıyor olması, dayatmaların illa da kabulünü gerektirmez..

Çoğu defalar yazdım, ara ara da dillendiriyorum; siz bakmayın erkeklerin havasına ‘kibrine’.. Adem ve Havva hikayesinin dışında erkeğin hiç bir hükmü ve gücü yoktur.. yaratıcı olan ‘dişi’dir.. (senin Yaratıcından bahsetmiyorum.. doğadan bahisle..) güç ‘dişi’dedir!. üremek, çoğalmak ‘dişi’sel bir aktivitedir, olağan sürecin başı da sonu da ‘dişi’dir!. erkek dediğimiz ‘çeşit’ (şaka ile karışık) normal süreçte zaten yok olup gidecek bir ‘araç’tan başka bir şey değildir.. (bu şaka değil)

Özne ‘insan’dır.. siz sorunlu olan ‘erkek’ figürünün yerine ‘dişi’yi koyarsanız, sonuç değişmez!. Yukarıda bahsettiğim erkeklerin taciz ve istismar davalarında dişilere göre uzak ara önde olması.. orta yaş ve ileri yaş dişilerin çocuk istismarı ve tacizi yapmadığı anlamına gelmez.. bunun için her hangi bir porno sitesine girerek belli aramaları yapmanız kafidir!.(şimdi bazı aklı evveller sen giriyor musun diye düşünebilir.. hatta sözüm-ona komik yorumlarda bulunabilir.. kısaca şöyle diyeyim, benimle ilgili olan veya yaptıklarım aklının sınırlarını aşar.. canım benim..) anlatmaya çalıştığım konuya odaklan.. illa film çekmemize gerek yok..

..sözün özü, ‘insan’ öznesinden ne dişiyi ne de erkeği ayırmak mümkün değil.. eşitlikçi, adaletli ve dengeli bir toplum için ‘cinsiyetçi’ yaklaşımlar değil.. daha insani.. insancıl (humanizm demiyorum) yaklaşımlar gerekli.. tanrı figürünü geçtik, ‘doğa’nın kendi işleyişine karşı çıkmak.. maddenin doğasını tartışmak ve üzerine başka anlamlar yüklemek çok doğru davranış olmasa gerek..

Birazcık ‘kendi fikri’ olan herkesin dikkatini çekmiştir; ‘İstanbul Sözleşmesi’ ve benzeri metinlerin ortak özelliği, ‘erkek’ nesnesi hariç!. Bakın buraya dikkat edin; ‘erkek’ figürü hariç, dişi aktiviteleri, lezbiyen, gay, biseksüel, transgender tercih ya da seçimleri ‘olumlanır’ken, ‘erkek’ cinsi ve cinselliği nerede ise düşman olarak tanımlanır!.  Ve heteroseksüellik, yani kadın-erkek cinselliği bugün için pek çok literatürde  (wikipedia bunlardan biridir) ‘baskıcı cinsel tercih’ olarak isimlendirilmektedir..

..tabi tüm bunların öncesinde biraz başa sarmak gerekirse; 1948 yılında yayınlanan“İnsan Erkeklerinde Cinsel Davranışlar”, 1953 yılında yayınlanan “İnsan Dişilerinde Cinsel Davranışlar” isimli kitapların yazarı olan Alfred Charles Kinsey’i bilmek önemlidir.. Bu iki kitap, daha sonraları  Kinsey Raporları olarak anılacaktır.. günümüz… (Kinsey Skalası)

..şimdi bu yazı ve yaklaşım bütünlüğü içinde benim bu skalaya katılmayacağımı düşünebilirsiniz; ancak tam anlamı ile katılıyorum ve neredeyse hatasız ve sorunsuz  buluyorum.. zaten benim-bizim söz konusu olan sözleşme ve benzerlerine karşı çıkıyor olmamızdaki ana sebep, ‘doğal olan’ ‘seçilim’in; ki bu biyolojik anlamda doğuştan gelen ‘cinsiyet’ kavramıdır.. kaldı ki doğuştan sonra bireylerin; ister kendi tercihleri, ister yaşadığı coğrafya, şartlar inanç odaklı seçimleri, yani sosyal anlamda ‘seçim’ içinde olmaları, hepsi kabul edilebilir ve bir başka bireyce de, eleştirilemez..

..bizim karşı olduğumuz ‘dayatılıyor’ olmasıdır!.

..tercihi ve yaşam tarzı ne olursa olsun her birey ‘özgür’ olmalı, eşitlik ilkesinden yararlanmalıdır.. burada sorun olan, êrkek’ modelinin her anlamda ‘tu kaka’ ilan ediliyor olması ve ‘kadın erkek’ cinselliğinin köhnemiş ve ilkel insan adetleri arasında sayılmaya başlanması ile ilgilidir.. elbette bu denli absürt bir tarif biçimine gidilmese de, insan zihnine kazınmaya çalışılan ‘alt bilgi’ şudur; kadın ve erkek cinselliği (heteroseksüellik) baskıcı bir tercihtir, diğer tercihleri baskılamaktadır!.

Şimdi bazılarının aklına şu soru gelebilir; ‘’madem Kinsey raporları’nı doğru buluyorsunuz, o halde ‘İstanbul Sözleşmesi’ne neden karşısınız?’’

..çok basit.. birincisi gerçekte olanı, yani realiteyi tanımlıyor.. diğeri ve benzerleri ise tanımlanan realiteyi, tüm insanlığa dayatmayı.. oysa biz realiteyi reddetmiyor; ancak bu gerçeğin ‘rol model’ olarak önümüze konmasına.. geleceğin insan neslinin birilerince şekillendirilmek istenmesine karşı çıkıyoruz..  

..dini inanışların insanı doğadan ayırıp ‘üstün varlık’ konumuna sokması ile.. ‘doğa’nın erkek ve dişiye yüklediği anlamları yok sayıp, yeni nesil özgün tanımlamalar ile tarife kalkışmak da diğer açıdan ‘üstün varlık’ tamlamasının bir diğer versiyonudur!. buradaki ‘tezgah’ı görmek, ya da kavramak çok kolay olmasa gerek.. işte her konuda ‘çatışma’ yaratan muhafazakar ve küreselci çekişmesinin püf noktası da buradadır.. aynı şeye hizmet ederlerken, ‘insan’ çatışır!. sonuç kaçınılmazdır..

İkisinden birinin tarafı olmak zorunda değilsiniz!. kadına şiddet.. çocuğa şiddet.. hatta erkeğe ve güçsüze şiddet tartışılamaz.. legalleştirilemez!.

İnsan olma erdemi, kadın ve erkek anlayışından öte, sığ cinsiyetçi yaklaşımlardan uzak olmalı.. kendi medeniyetini kurmalıdır!. İstanbul Sözleşmesi ve benzerlerinin elbette içinde yer alan pek çok olumlu ve doğru yaklaşım mevcuttur; ancak sakıncalı ve henüz ne anlama geldiği belli olmayan ‘absürt’ cinsel tercih tarifleri de mevcuttur.. Bireylerin ‘cinsel tercihleri’ elbette sorgulanamaz!. ancak beslenme (tarımsal ve hayvansal gıda hormon ilişkisi) ve hormonal tetiklenmenin (ilaç sanayi ve aşı endüstrisi) genellikle erkek nüfusu üzerinde etkili olması.. erkeklerde düşen sperm sayıları ve kadın üreme organını hedef alan ilaç-deneysel tıp ilişkisi..

..sonrasında ‘insan’ı sadece ‘cinsellik’, üreme ilişkileri üzerinden tarif etmek çokça ilerici bir bakış açısı olmasa gerek.. cinsiyet ayrımı üzerinden ‘cinsiyetsiz’ bir toplum yaratma düşlerinin olduğu bazılarınca yine ‘komplo teorisi’ olarak algılansa da; yine ‘inanç’ sahipleri karşı çıksa da, ‘dişi’nin yok sayılması gerçeği..  (laf olsun diye araya bir ‘kadın’ peygamber ekleselerdi), belki bu kadar zorda kalmayacaklardı.. ve ayrıca yine tüm inanç sistemlerinin kadın ile erkeği bir birinden ayrıştırma çabaları.. bilmiyorum ama; bugün ‘küreselciler’in ayrıştırma çabaları ile çokça benzerlikler taşımakta.. her ne kadar bazıları onları genel anlayış olarak ‘ateist’ yapılanma olarak görüyor.. ya da düşünüyor olsa da..

..çokça geriye gitmeye gerek yok, ‘engizisyon’ dönemi çatışmalarının içeriğine hakim olan herkes bilir ki; bilmelidir ki, bu çatışma çok daha eskilerden.. pagan inançların doğuşundan bu yana sürmektedir!.  Yine en yakın zaman olan ‘engizisyon’ döneminde yakılan katledilen her on insandan dokuzu ‘kadın’dı!. Ama ondan öncesindeki zamanların  hakimi kimlerdi, onu da ayrıca araştırmak, bilmek önemli..

..şu iyi bilinmelidir ki, ikili sistem diyalektiği üzerine kurulu dünya yaşamı içerisinde var olan (edilen).. ya da hiç yok olmamış olan (süregelen) yaşam; tanrı figürünün kabulü ve reddi dışında pek çok ‘mitsel’ ve sonrasında uydurulan ‘dinsel’ aktivitelere ve bu aktivitelerin kahramanları ve taraftarlarını ağırlamıştır.. kılıçlar, sandıklar, ışıklar havalarda uçuşmuştur ve bunlara tanık olan ‘insan’, duvarlara, taşlara kağıtlara o anki ‘algı’ seviyesince bir şeyler karalamıştır.. milyarlarca yıldan bahsedilirken son on bin yılda neler olduğundan habersiz bir insanoğlu.. ya da kızının daha kat etmesi gereken çok uzun bir yol var..  

..modern insanın her şeyden önce bu sorulara cevap araması gerekmiyor mu? yoksa küresel şirketlerin ‘kadın hakları konusunda’ ne denli duyarlı oldukları konusunda hem fikir olmaları mı gerekiyor!. yine bu küresel sırtlanlar yüzünden açlıktan ölen milyonlarca çocuğun kız veya erkek olması mı önemli!. yoksa ‘yavru’ olmaları mı!. yine her yıl dünya genelinde kayıp çocuk sayısı beş milyonu aşarken, ‘cinsiyet’ mi ön plana çıkmalı!.

Antik Yunan’dan, antik Mısır’dan ve çok daha öncelerinden beridir ‘ezilen kadın’ ezen erkek idi.. bu gerçek tartışmasız bir biçimde ortada iken, sakat bir düşüncenin ürünü olan ‘erkek egemen toplum’ anlayışı iflasın eşiğine gelmiştir!. süreç (evrim) devam ediyor.. ancak geçmişte de gelecekte de güçlü olan ‘dişi’ olmuştur-olacaktır!. bu bakımdan erkeği bugün gömmek isteyen sakat düşünce ile geçmişte erkeğin uyguladığı ‘şiddet’, bir birinden çok farklı değildir!. hiç bir ‘dişi’ yavrusunu zamanından önce ‘gömmek’ istemez, kız olsun erkek olsun!.

..’dişi’nin ‘merhamet’ini çalmaya çalışıyorlar!.

..tehlike şuradadır.. acımasız ‘erkek’ anlayışını süreç itibari ile ‘dişi’ye yüklemeye çalışan bir ‘güruh’.. ki bu algıladığımız zaman kavramından da eski olabilir!. var.. işte tehlike buradadır!. kadın ile erkeğin arasına ‘nefret’ tohum’u ekmeye çalışıyorlar; bu düşüncenin tarihi de yine çok eskidir!. burada açmak çok doğru olmaz.. yukarıda açıp-açıp kapattım, çok başka yerlere uzamamak için..

..ez-cümle, sözleşme veya diğer anlaşma metinleri olsun, kendiniz okuyun.. kendiniz değerlendirin!. bazen lehinize görünen bir şey, zaman içerisinde terse dönebilir..

..son söz olarak ekleyeyim, ‘şeytan’ figürü, her zaman ‘tanrı’ figürünün olduğu yerdedir!. dolayısı ile bana vesvese veren bir ‘şeytan’ım yok!.

..en son söz ile bitireyim.. aşk, erkek ve kadının uyumundan ortaya çıkar; ister tanrısal deyin.. ister doğanın mucizesi.. her canlı ve her tür bir birini sevebilir, buna kimsenin itirazı olamaz!..

..ama ‘AŞK’, erkek ile kadın’a aittir, başka türlüsü.. bilemedim şimdi.. hak, adalet, eşitlik başka bir şey.. eyvallah..

..ama AŞK!. külahtaki bir dondurmanın sıcaktan eriyip, dibinden ele teması gibi..

..herkes bir birine dokunabilir.. ama bir erkeğin kadına dokunması.. ya da bir kadının erkeğe dokunması, henüz tarif edilemedi.. (ifade ettiği anlam bakımından)

..çalmalarına izin vermeyin!..

Herkese ‘özgürlük’.. herkese ‘adalet’ olması gerekendir.. ancak ‘absürt’lüğün dayatılması, olması gerekenmiş gibi lanse ediliyor ediliyor.. sorun burada..

..evet ben iflah olmaz bir ‘ateisti’m (ki çok yetersiz ve saçma olmasına rağmen.. olmayanın reddi beni tarif etmiyor, lafın gelişi söylüyorum).. baştan alayım; ben iflah olmaz bir ‘ateist’ olarak söylüyorum.. ‘aile’ kavramına sahip çıkın!.

..’aile’ kavramı sadece ‘inanç’ sahiplerine ait bir yapılanma değildir; evrim süreci ile; yani sürecin bir getirisi olarak kazandığımız bir yapıdır.. anne-baba-çocuk ilişkisini kaybedersek; ki uzun vadeli planlar bunun üzerinedir.. kaldı ki ‘baba’ figürü elenme anlamında fazlaca yara almıştır.. sıranın ‘anne’ figürüne gelmeyeceğini zanneden, ‘dişi’, yanılmaktadır!. bugün ‘erkek’ modelini devre dışı bırakmaya çalışan ‘düşünce’.. başarılı olduğunda sıra ‘dişi’ye gelecektir!.

..hedefte olan ‘insan nesli’dir!. hiçbir şey göründüğü gibi değil!.

..biz burada ‘yalnız’ değiliz.. bu anlaşıldığında, çok geç olmaması dileği ile..

..bir dişi, bir erkeğe dokunduğunda.. yaşam başlar.. ya da tersi olduğunda..

(eşeysiz üreme peşindeler..)

”cinsiyetsiz insana doğru”

..yaşamak için.. devam etmek için, bir birimize muhtacız..

Cem yağcıoğlu

Edebiyatgazetesi / kritik eşik  16-08-2020